| |||||||
| Bize Ulaşın | İletiler | Kayıt ol | Yardım | Ajanda | Arama | Bugünkü Mesajlar | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
![]() |
| | Konu Araçları |
| | #1 |
| | ![]() Rü’yetin Dünyadaki Cevazı: Bu hususta daha çok aklî delillerin kullanıldığını biliyoruz. Bunlara göre: Rü'yetullah aklen caizdir. Akıl, arızî sebeplerden uzak olarak, kendi halinde bırakılırsa, rü'yetin imkansızlığına değil, imkanına, yani olabileceğine hükmeder. Çünkü görülme özelliği, var olan şeylerin ortak özelliklerindendir. İnsan fıtrî olarak da arzu ettiği, hem de iştiyakla arzu ettiği yüce yaratıcısını görmek ister ve bunun arzusuyla hayatını sürdürür. Öyle ise isbat zarureti görülebilir iddiası için değil; görülmez iddiası için söz konusu olur. Öte yandan Yüce Allah'ın görülüp görülmeyeceğinin tartışılması da bir bakıma O'nun görülmesinin bir başka yönden ispatına esas teşkil etmektedir. Rü'yetin aklen cevazı ile ilgili olarak "vücûd delili" ismi verilen bir başka delil vardır ki, bunu şöyle açıklamak mümkündür: İnsan, kâinattaki varlıkları göz ile görmekte ve aradaki farkları yine göz ile ayırd etmektedir. Mesela insan ile at, beyaz ile siyah göz ile farkedilmektedir. Buradan şu noktaya gelinebilir: Rü'yetin sıhhati için ortak bir illet lazımdır ki; bu da ya vücûd ya hudûs ya da imkan olmalıdır. Bir dördüncü illeti düşünemeyiz. Bu ortak illet olmadan; cevher, cevher olduğu için, araz da araz olduğu için görülür diye bir sonuca ulaşamayız. Zira muhtelif illetler ile rü'yetin sıhhati ortaya konulamaz. Bu üç illetten hangisinin ortak illet olabileceğine gelince; İnce hudus illetini ele alırsak; hudus, öncesinin sonsuz yokluk olmasının kabul edilmesine rağmen yine de vücûddan ibarettir. Adem, yani yokluk da, illetten bir cüz olamaz. Hem de hudus, yokluktan varlığa geçiştir, oluştur. Yani varlığa geçişte yine varlığa, bir başka ifadeyle vücuda muhtaçtır. Dolayısıyla söz konusu ortak illet, hudûs olamaz. İmkâna gelince; imkanın varlığa da, yokluğa da şumûlü vardır. Yokluk ise görülemez. Yokluğa, yani görülmemeye şümulü olan imkanın ise ortak illet olması düşünülemez. Zira, imkanda yokluğun ve varlığın eşit derecede bulunması söz konusudur. Hudûs ve imkânın her ikisinde de yokluğun düşünülmesi söz konusudur. Yokluğun ise görülemeyeceği açıkça bilindiğine göre, ne hudûs ne de imkan ortak illet olamaz. Geriye, vücûd illeti kalmaktadır ki, duyular aleminde görme hadisesinin mümkün oluşu başka şeyden değil, doğrudan doğruya sadece "var olmak"tan doğmuştur. Yüce Allah da, var olduğuna ve bunda şüphe söz konusu olmadığına göre, Yüce Allah görülecektir. O'nun görülmesi mümkündür. Öte yandan var olan şey hakkında onun görülüp görülmeyeceği tartışması yapılır. Olmayan şey hakkında bu yapılmaz. Eğer tartışma yapılıyorsa bu bir bakıma o şeyin görülme özelliğine delalet eder.[1] Burada şunu da söylemek yerinde olacaktır: Burada esas tartışma konusu olan husus, Yüce Allah'ın görülebilme imkanıdır. Yani O'nun, görülme özelliğine sahip olması meselesidir. Yoksa bu dünyada ve dünyevi gözle mutlaka görüleceği iddiası değildir. Tartışma dünyada caiziyyet konusu üzerinedir; yoksa ahiretteki vucubiyyet konusu üzerine değildir. Bu noktanın özellikle belirtilmesi ve bilinmesi gereklidir. Rü'yetin dünyadaki cevazı ile ilgili olarak delil getirilen el-A'râf suresindeki ayeti ele alalım: Bu âyet, Hz. Musa'nın Yüce Allah'tan rüyet talebinde bulunması hususunu ifade etmektedir ki, ayetin metni şöyledir: "Mûsâ, tayin ettiğimiz zaman için gelip de, Rabbı onunla konuştuğu zaman, dedi ki; "Rabbim bana (kendini) göster, sana bakayım". Allah, (ona şöyle) dedi; "Beni göremezsin, fakat (şu) dağa bak; eğer yerinde durursa beni göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu un ufak etti. Mûsâ da baygın düştü. Kendine geldiği zaman şöyle dedi; "Ya Rabbi! Seni tenzih ederim, sana tövbe ederim; ben mü'minlerin ilkiyim" (A’râf: 7/143) Bu âyet, rü'yetin ispatı ve nefyi yani mümkün olup olmayacağı açısından iki yönde ele alınmaktadır. Birinci Yön: Hz. Musa'nın, rü'yet isteğinde bulunması ve bu konudaki tartışmaları kapsamaktadır. Hz. Musa'nın Yüce Allah'tan, O'nu görmeyi istemesi, O'nun görülebileceğine delildir. Zira açıkça "Rabbim bana kendini göster. Sana bakayım" demiştir. Eğer, rüyet mümkün olmasaydı, Hz. Musa, mümkün olmayan ve Allah üzerine caiz bulunmayan bir şeyi istemek durumuna düşmüş olurdu ki, Allah için mümkün olmayan bir şeyi istemek, bir peygamber için doğru olmayan bir harekettir. Burada Hz. Musa'nın bu isteğini aynı zamanda iki ihtimal dahilinde düşünmek mümkündür; 1. İhtimal: Hz. Musa’nın, Yüce Allah'ın görülmesinin imkansız olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olması ihtimalidir ki, bu ihtimal, Hz. Musa'nın bir peygamber olması ve tevhid konusunda cahil olmasının imkansız bulunması hasebiyle son derece zayıf bir ihtimaldir. 2. İhtimal: Hz. Musa'nın, rü'yetin mümkün olup olmadığını bilerek böyle bir istekte bulunmuş olmasıdır. Bu da iki şekilde mümkün olabilir: a) Hz. Musa, rü'yetin mümkün olmadığını bildiği halde böyle bir istekte bulunmuştur, denilebilir ki; bunu söylemek biraz önce sözü edildiği gibi bir peygamber için düşünülemez. Öte yandan Kur'ân'da Allah'ın kanunlarına aykırı isteklerde bulunan bazı peygamberlerin Allah tarafından nasıl serzenişe maruz bırakıldıklarını gösteren ayetler vardır. Mesela, Hz. Nuh'un tufana kapılan oğlunu kurtarmak istemesi ile, Hz. Adem ile Havva'nın yasak ağacın meyvelerini yemek istemeleri üzerine Yüce Allah'ın onlara ikazda bulunup dikkatlerini çekmesi ve serzenişte bulunması bu hususa örnek teşkil eder. Burada yani Hz. Musa'nın isteğinde ise, böyle bir durum söz konusu değildir. Zira, Hz. Musa'nın rüyet isteği karşısında, Yüce Allah, Hz. Musa'ya itab etmemiş, Hz. Nuh'a dediği gibi "Böyle bir şeyi benden isteme! Sana öğüt veriyorum, Cahillerden olma" dememiştir. b) Hz. Musa rü'yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuştur. Zira biraz evvel sözü geçtiği üzere, Yüce Allah Hz. Musa'ya Hz. Nuh ve Hz. Adem'e olduğu şekilde cevaplandırmayıp onlara olduğu gibi bir itabla karşılık vermemiştir. Bu da bize Hz. Musa'nın rü'yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olduğu kanaatını oluşturur ki; bu taleb, rü'yetin imkanı ile ilgili önemli bir delildir. İkinci Yön: Rü'yetin, dağın istikrarına taalluk edilmesi hususu ve bununla ilgili tartışmaları içine almaktadır. Yüce Allah biraz önce sözü geçtiği üzere, Hz. Nuh hadisesinde olduğu gibi Hz. Musa'yı bu isteğinden dolayı suçlamamış ve "Beni göremeyeceksin fakat şu dağa bak. Eğer yerinde durursa beni görürsün" demiştir. İşte bu ifade tarzı bir diğer yönden rü'yet için delil teşkil eder. Şimdi bu ifade üzerinde durursak; Cenab-ı Hakk'ın verdiği cevap dikkat çekicidir. Şöyle ki; eğer Allah Teâlâ'nın görülmesi muhal olsaydı, Arap lugatine göre, "Seni göreyim" isteğine karşılık verilmesi gereken cevap, kısaca, "Ben görünmem" olurdu. Veya da "Benim görünmem caiz ve mümkün değildir", "Benim için caiz olmayan şeyi nasıl taleb ediyorsun?", ya da, görünmeyen bir şeyin haberi için kullanıldığı üzere "Ben görünücü değilim" cevabı verilebilirdi. O halde, buradan anlaşılmıştır ki, buradaki nefy, işin bizzat kendisinde değil, bilakis talebin ve bu işi isteyenin halindeki noksanlıktadır. İsteyenin halinin nefyi söz konusudur.[2] Nitekim, Yüce Allah, dağa tecelli ettiği zaman dağ bile o haliyle tahammül edememiş ve paramparça olmuştur. Rü'yet, genel anlamda nefyedilmiş olsaydı, böyle cevap verilmezdi. Zira, elinde bir taş tutan kimseye, birisi, "Şu taşı ver de yiyeyim" dese, buna verilecek cevap, "Bu taş yenmez"dir. Yoksa, burada dağın istikrarına taalluk edildiği gibi, "bu taşı filan kimse yerse, sen de yersin" veya "bu taşı yeme" olmazdı. Çünkü, taş zaten yenilmez. Rü'yetin dağın istikrarına taalluk edilmesi de, bir başka yönden rü'yetin ispatı için bir delil olmaktadır. Şöyle ki; dağın yerinde durması, mümkün olan bir iştir ve nitekim dağa tecelli edilmeden önce de dağ yerinde duruyordu. Dağın yerinde durması da durmaması da mümkündür. Bu konuda bir mantık kuralı vardır ki, o da "Olması mümkün ve caiz olan şeye taalluk edilen her iş her şey mümkündür". İşte burada da mümkün olan bir işe taalluk söz konusudur. Böyle olmayıp da mümkün olmayan bir işe, mesela, "Balık kavağa çıkarsa bu iş olur" gibi veya Kur'ân'da bir başka yerde geçtiği üzere. "Deve iğnenin deliğinden geçerse bu iş olur" gibi (A’râf: 7/40) bir taalluk olmuş olsaydı, o zaman durum farklı olabilirdi. Burada ise, mümkün ve caiz olan bir şeye taalluk edilmiştir. O halde bu iş, yani rü'yet mümkün ve caizdir. Burada sayılan ve benzeri açıklamalarla, rü’yetin dünyada câiz olabileceği kanaatına varılmıştır. Burada unutulmaması gereken önemli nokta rü'yet ile ilgili tartışmanın caiziyyet noktasında olduğu, yani işin mümkün olup olmaması meselesidir. Yoksa bu halimizle mutlak surette görüleceği iddiası değildir. Böyle bir iddiada bulunabilmek için çok kuvvetli kesin deliller olması gerekir ki; yukarıda görüleceği üzere, ileri sürülen ayetlerle ilgili istidlal farklı izahlara dayanmakta olup, aynı ayet her iki farklı görüşte olanlar tarafından kullanılmaktadır. Ulaşılan netice farklı izahlara göre şekil kazanmaktadır. [3] -------------------------------------------------------------------------------- [1] Bu delilin geniş tartışması için bkz. Sırrı Paşa, Nakdul-Kelam fî Akaidil-İslam, İstanbul 1324, s. 147 vd. [2] Cevheretü't-Tevhid, s. 186; Ruhul-Beyân, III, 232-33. [3] Abdurrahim Güzel, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/292-293. |
| |
| Sponsored Links |
| İstediğini Bulamadıysanız Üye Olmadan
BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz. |
![]() |
| |